21 Mayıs 2012 Pazartesi

Okunacak bir yazı değil bu.

Blog hiçbir yere yazamadıkların bence. Hiçbir yerde anlatamadıkların hatta. Kimseye diyemediklerin de olabilir. En şanslı insanlar, blogunu kimsenin bilmediği insanlar. İnsan bazen saçmalamak ister çünkü. Ama insanların ne düşüneceğini umursamak denen bir şey var bu hayatta. Facebook'a içinden gelen salak saçma 2-3 cümleyi yazamazsın o yüzden. Ya da yazarsın, dakikası dolmadan silersin az önce benim yaptığım gibi. Saçma çünkü o cümleler anlıyo musun, içinden hep anlamlı cümleler geçicek diye bir şey yok zaten. Ama işte insanlar yok mu o insanlar. İnsanlar sonuçta, her insan aynı.

Blog iç dünyan bence. İçin neyse buradakiler de o. Kimse bilmiyosa blogunu tabii ki. Yoksa bi bok değil blog. Ama benim blogum her şey. Hem de her şey! O yüzden yazacağım zaman demiyorum acaba saçma şeyler yazar mıyım diye. Yazmak insanı rahatlatır biliyo musun, bol bol yazmak gerek bence. Bunca zaman yazmayarak ne büyük hata etmişim. Unutmuşum bana terapi gibi gelen şeyin önemini. Vakit ayıramıyorum demişim, geçmişim. Ama dinlenmek yerine yazmalıymışım. O zaman oramda buramda sıkıntıdan döküntü çıkmazdı belki. Haftada bir gün sıkılıyom ben diye ağlama moduna da girmezdim. Hatta geçenlerde metronun ordaki gibi höykürmezdim ağlamaktan belki. Yazmak çok şey dostlarım. Çok fazla şey hem de. Kendin yazıp kendin okusan bile çok şey. Çok çok şey.

Çok değişik şeyler geçiyo aklımdan. Kelimelere dökemiyorum ya da dökesim gelmiyo bilmiyorum. Mesela 60'lı yıllarda yaşasaydım diyorum. Cep telefonu yok, Facebook yok, hiçbir şey yok. Her şeyi nasıl bilmek istiyosan öyle biliyosun. Hem o zaman Aylin'le Soner gibi olurdum belki. Onların da nesi gibi olmak istediğimi de bilmiyorum ya neyse. Aslında biliyorum da, betimlemek zor iş, bazen beceremiyorum. Ya da canım becermek istemiyo bilmem.

Canım gülmek istemiyo bazen. Huysuz oluyorum işte bu kadar basit. Ama insanlara gülmek zorundayım gibi geliyo. Kimse etrafındakilerin canını sıkmaz istemez sonuçta. Sanırım o kadar bencil olmayı öğrenemedim. Böyle zamanlarda kimseyi istemiyorum yanımda biliyo musun, herkes ve her şey sanki birer yük. Bazen yalnız olmak istiyorum. Halbuki ben yalnız kalamam ki. Yine de istiyorum. Çok hem de.

Bitmek bilmeyen işlerimden sıkıldım. Üzerime gelen şeylerden sıkıldım. İnsanlardan sıkıldım. Yapmak istediklerimi yapamamaktan da sıkıldım. Ağlarken gözyaşımdan önce sümüğümün akmasından da sıkıldım. Kafamın neresinde bu kadar sümük var ya da ne var bu kadar sümük salgılayan anlayamıyorum. Sümüğüm bile üzerime yük.

Yarın en önemli sınavım var benim. Canım zerre çalışmak istemiyo. Ama mecburiyet denen şey çok bok bi şey. Bazen gözünde yaş, içinde anlamsız bir sıkıntı ve burnunda sümükle ders çalışmak zorundasın. Hayat işte, böyle bi şey. Şu an çok başka yerlerde ve çok başka hallerde olmak isterdim. Can işte, anlamsız şeyler istiyo bazen.

Yazmak çok iyi bi şey. Yazın. Nereye, kime yazarsanız yazın. yine de yazın. Ben mesela bu yazıyı uzay boşluğuna yazdım.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

İşte size yazı!

Bi insan kaç saat gezer de kendine bi elbise bulamaz bacım? Dün Gordion'da bazı mağazalara iki kez girmek suretiyle elbise aradım kendime. Sınıfımızın mezuniyet yemeğine gitmiyoruz abidik gubidik insanlar ve muhabbetler olduğu için, 10 kişi falan kendi kendimize fasıllı bi yere eğlenmeye gidiyoruz ayın 25inde. Ben de orada giymek için elbise almaya çıktım dün ama yani sağolsun elbiseleri tasarlayanlar, her yerde aynı göğsün altından lastikli, lastiğin üzerinde de bir kemer sıtayla. Hayır model harika, zaten benim o model 2 tane elbisem var, neden her yerde aynı model ben onu anlamıyorum. Bak benim bile aynı modelden iki tane varmış, biri dirsekte kollu öbürü kolsuz. Bi de straplezini mi alayım yani bu ne yaratıcısız bir tasarım. Mini elbise almak istiyosanız her yerde aynı model, haberiniz olsun.

Öte yandan dostlarım, bu akşam da eski bir dostumla kahve içmeye gidiyorum. Bi şey diim mi, hayatta en gıcık olduğum şey sevgili olmadan hiçbi şey yapmayan, hiçbi yere gitmeyen insanlar. Hem kız hem erkek cinsiyet fark etmez yani. Ama bu sene yoğun olduğum için arada bir dışarı çıkabiliyorum anasını satayım onda da hep sevgilimleyim. Birlikte vakit geçirmek iyi hoş ama insanın canı sıkılıyo nihayetinde. Bu akşam da farklı bir yere elbise bakmaya gidicektik mesela ama arkadaşım çıkınca piyasaya ben hooop elbiseyi ikinci plana attım. İnsan özlüyo la serbest vakit geçirmeyi valla billa.

Eski dostum da gerçekten çok eski bi dostum. Yaaani ben herhalde lise hazırlığa gittiğim yıldan beri tanıyorum onu artık 14 yaşımda mıydım, 15 mi bilemiyorum. Ama çok uzun zamandır da görüşmüyoduk. Hep facebooktan falan işte. Neyse Ankara'daymış ve yarın İzmir'e dönüyomuş.

Ben dün bu yazıyı buraya kadar yazdım ve sonra internetim gitti. Şimdi yeniden buradayım ve kaldığım yeri bugüne bağlayıp devam edicem.

Dün çıktım işte arkadaşımla, oturduk sohbet muhabbet falan, İtalya'daydı geçen hafta, bana ordaki meşhur maskelerin magnetinden getirmiş kıyamam. Daha doğrusu bir sürü almış da bana da verdi sağolsun. Bi de zaman çok garip şey yaa. O kadar yıl oldu görüşmeyeli, ikimiz de acayip değişmişiz. Hem tipimiz hem de huylarımız. Eski dostluk güzel bi şey dostlarım.

Bu arada dün annem bana iki tane elbise alıp kargoya vermişti. Bugün elime geçti ve resmen beni elbise arayışından kurtardı. Bi insanın annesiyle bedeni aynıysa eğer sırtı yere gelmez. Beğenmiş, denemiş ve bana postalamış. Benim de aradığım elbise sade, bol ve miniydi. Kilolarım başını alıp gittiği için ince kalan tek yer olan bacaklarım görünsün istiyodum sadece, aynen böyle bi elbise almış annem. O işten de kurtuldum yani.

Aaaa bir de ne dicem, hani Murat var ya, anlatmıştım burda, onunla konuştuk az önce. Sohbet falan ettik bi şey için aramıştım. Hiç birbirimize olan o değişik sevgimizden bahsetmemiştik daha önce ama bugün bi şekilde konu oraya geldi. Murat ilgi alaka ya da güzel söz konusunda hep kapalı bir kutudur ama ben, benim ona duyduğum güzel duyguları onun da bana duyduğunu içten içe hep hissettim. Bugün laf tam da buraya geldi işte. Ona duyduğum bu değişik sevgiyi tanımlamaya çalıştım. Onu her zaman arayabileceğimi bilmemin, her koşulda sohbet edebilmenin ve hayatımda olmasının bana verdiği mutluluğu söyledim. O da bana, ben duygularını açık açık söyleyebilen biri değilim ama konuşmamla yansıtabildiğimi düşünüyorum ki önemlisi de bu bence dedi. Sana da yansıtıyo olmam gerekiyo çünkü aynı şekilde ben de öyle düşünüyorum dedi. Yani aslında daha değişik söyledi ama özü buydu olayın. Ben de, ben zaten anlıyorum seni de bi de göreydim dünya gözüyle zira 18 yaşımdan beri o günü bekliyorum dedim. O da zamanı uydurabilirsek güzel bir planla umarım en kısa zamanda görüşürüz dedi. Ay anlatamadım konuşmayı tam olarak çok sıcak ve de içten ve de samimi ve de kahkaha ve de itiraf dolu bir konuşmaydı halbuki. Neyse, şimdi anlattım herhalde. İşte böyle dostlarım. Murat ve de hayat çok değişik şeyler.

Ayy bi şey daha dicem. Benim eski bi sevgilim vardı. Çok güzel bi ilişkimiz olmuştu. Bana hep saygılı ve de sevgiliydi bi kaç pürüz dışında. Geçenlerde amcası ölmüş. Araları da hep çok iyiydir onların sülalecek, başın sağolsun demek için aradım. Ayrıldıktan sonra çok uzun yıllar yeniden görüşmek istemişti de benim eşek inadım tutmuştu. Kıyamam la konuyu yine çaktırmadan oraya getirdi. He desem heyecanlanacak. Halbuki koca adam, işinde gücünde. İstese bin tane kız etrafında ama sevmiş la demek ki beni gerçekten zamanında. Ufkumu açmıştı görüp geçirdikleriyle o zamanlar. Söylemiş miydim, ben görmüş geçirmiş adam severim.

Ay çok konuştum, gidiyom ben. Hem yazı istiyodunuz hep işte her zamanki destan mystery yazısı. Okuyuverin valla. Beni sevenlerle sevmeyenleri ayırcam :D

6 Mayıs 2012 Pazar

Bir blog 10 adımda nasıl boşlanır?

Son zamanlarda benden daha güzel blog boşlayan var mı acaba. Merak içindeyim çünkü onu bile bilmiyorum bak, nasıl bi boşlamaksa. Bilenler bilir boşlama sebeplerimi. Aslına bakarsan boktan püsürükten sebepler. Bir 10dk bloga girilip iki satır karalanmaz mı, karalanır elbet ama ya benim başım ağrıdığı için boş boş uzanmak istedim hep ya da yurtta internet olmadı. Yurt hayatı acımasız dostlarım, yurt hayatı boktan. Ama yine de ben bir ev insanı değilim zira odada yalnız kaldığım gecelerde koca yurdun dolu olmasına bakmadan sabaha kadar ışık açık uyurum. Neyse konu bu değildi.

Valla dostlarım, blog boşlamak bir hastalık gibi. Ben anlamadım mesela ne zaman bu kadar zaman geçti, nasıl geçti ve ben neden yazmadım. Bi de var ya galiba insanın hayatıyla da ilgili. Mesela benim bu aralar tek derdim kpss ve okul bildiğiniz gibi. Onun dışında sevgilim var ama atraksiyonu yok. Atraksiyonsuz bi ilişki ve sürekli bi şeylerle meşgul olmak kalemimi köreltti yani. Kalemimi köreltti yazarken sesli güldüm yemin ediyorum. İşte insan bazı bazı yazınca da nasıl özlediğini fark ediyo blog olaylarını.

Sürekli bi şeyler düşünmek de beyin yoruyo takdir edersiniz ki. O yorgunlukla da ne bilgisayar göresim geldi bunca zaman ne de herhangi bir insan. Hatta bi gün bilgisayarı elime bi aldım üzeri nasıl toz. Az daha ellemeseymişim akraba olcakmışız, o derece yani.

Başka da bir sebep yok. Hep aynı şeyler aslında. Hem sebeplerim hem de hayatım. Ama az kaldı, bi aksilik olmazsa mezun oluyorum. Ve yine bi aksilik olmazsa 7temmuzda derdim tasam sona eriyo. Ha, ondan sonraki sene yine kpss hazırlığı olur mu bilmem. Ama olsa da bu seneki gibi bir sene olmaz diye umuyorum.

Hepinizi çok seviyorum <3

30 Nisan 2012 Pazartesi

Canım çok pis flört etmek istiyo. Sanırım başka bi şey yok.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Bülent Ortaçgil Akşamları

Bazı akşamlar var, ben onlara 'Bülent Ortaçgil Akşamları' diyorum. Benim için değişik hisler barındıran, karmaşık akşamlar. Sadece ben karışık duygular yaşadığı akşamlarda Bülent Ortaçgil dinliyo olamam bence. Mutlaka benden bi kaç tane daha vardır yeryüzünde. Onlara sesleniyorum; Bu akşam da onlardan biri, hepinize merhaba!

Bir sınav denemesi çözüyosun mesela, kontrol et bilmemne derken bi bakıyosun uyku vaktin gelmiş. Yatmalısın çünkü sen hafta sonları da 7.30da uyanmalısın. Uykun olmasa da o yatağa yatılacak, yoksa sabah uyanamazsın. Uyansan da beynini açık tutamazsın. Kapalı beyin ders dinlerken hiçbir işe yaramaz. İşe yaramayan bir beyinle de iş sahibi olunmaz. Falan filan.. Aynı kısır döngü.

Camdan bakıyosun, bahçedeki çimlere masaları atmış yayılıp dedikodu yapan kızlar. Önce bir iç çekiş, ardından camdan yarıbeline kadar sarkıp seslenme isteği; "tatlıım, sen sen evet sandalyenin birine oturup diğerine bacaklarını uzatmış olan. Merhaba tatlım. Diyecektim ki yayılabildiğin kadar yayıl. Son sınıfa gelince götünü koyacak rahat bi yer bulamayacaksın çünkü. Anca iç çekiceksin camlardan bakıp. Çünkü o zaman senin iş bulman gerekecek, hal böyle olunca da kıçını kırıp ales, üds, kpds, kpss belalarından birine bulaşacaksın. O yüzden, az daha yay götünü. Hadi öptüm." Bak yine iş konusuna geldik. Ve altında yatan gelecek korkusuna. Başa döndü mü yine kısır döngü..

Program kodlama yapıyosun mesela. Çünkü biricik tez danışmanın senden yapay zeka ile satranç oyunu yazmanı istemiş. Duyduğum andan itibaren "ben mi lan?!" demekten kendini alamadığın o tez konunla baş başasın. Bir yandan 'oluyo mu böyle yaa' düşünceleri, bir yandan 'ulan kpssyi de boşladık' hayıflanmaları. Kpss önemli çünkü malumunuz gelecek düşünceleri tüm bedeni sarmayagörsün. Al işte yine iş mevzusu.

Gelecek korkusu bi bende yok elbet bu hayatta, son sınıfta olan herkeste var. O herkesin de %90'ı benim gibi zaten. Elde olan bir şey değil bu çünkü. Biraz sorumluluk sahibiysen bence, son sınıfta göt tutuşmasından depresif hallere girmeye kadar her aşamadan geçersin tek tek. Ben çevremden biliyorum.

İnsan bazen tüm gün yatsa da yine de yorgun olur ya, onlara kızanlara çok pis işkenceler yapasım var. Zaten bi durumu yaşamadan boş boş konuşmayı sevenlere oldum olası gıcık olmuşumdur. Bir durumun içinde sen olmadıysan eğer, ne yapacağını hiçbir zaman bilemezsin malcık, unutma bunu. Neyse, ne diyodum, yorgunluk. Beyin yorgunluğu. Eğer bu hastalığa tutulduysan yatağa girer girmez için geçer. Ama huzurlu olmadığın için de habire uyanırsın anasını satayım. Ondan sonra kendi iç geçmelerine gülersin herkesle beraber. Hayat işte.

Aslında yazabileceğim bir sürü paragraf var böyle..

İyi haber; pazartesi sabahı İzmir'e gidiyorum. Annem ablam ve anci beni bekliyo olucak. Hayatımda onlar da olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Ve tabii ki amcam. Bir de insanın zor zamanlarında yanında olmayanlar var ya, iyi zamanlarında yaklaşmaya yeltenenler hani, onlara da diyecek iki çift lafım var ama burası yeri değil.

Benim çoktan yatmış olmam gerekiyodu. Buraya yazmayı seviyorum. Bülent Ortaçgil ile Teoman'ın konser albümü de seviyorum. Hatta onların içinde 'Değirmenler'i çok seviyorum. Bakın burada var. İyi geceler.

21 Mart 2012 Çarşamba

Yanlış zaman yanlış insan

Biliyo musunuz ben yanlış olmuşum. %90 mevcudu erkek olan bi fakültenin ne kadar kalas olacağını az çok anlarsınız. O kalaslığın içinde benim ne işim var bi kere. Mesleğimi seviyorum orası ayrı. Ama mesele biraz değişik.

Hayalim ne biliyo musunuz dostlarım, tiyatro sahnesi. Bahsetmemiştim daha önce muhtemelen. Sıra gelmemiştir dertlerimden tabii. Dün öğleden sonra 2saat kestirdim de dünyanın en saçma ve komik rüyalarından birini gördüm. Özellikle son zamanlarda tiyatroyla kafayı bozduğumdan olsa gerek, cuma günü gitmek için bilet aldığım oyuna gidiyorum, gişedeki kız "sistem sizi atmış, koltuklarınız dolu şu an" diyo. Olaya bak. Sistemin atması ne demek, bende nasıl bi bilinçaltı var yarabbim. Ben ortalığı ayağa kaldırdım. En son şu cümleleri söyleyip çalan telefonuma uyandım; "sen benim gibi bi insanı, benim gibi bir tiyatro seyircisini, bu işe gönül vermiş birini şu an tatmin edemiyosun, bana hemen bu konuyla ilgilenen bi üstünü çağır ve ben senin adını ve soyadını öğrenicem şu an" böyle bi konuşmayı hayatımda yapmadım, nasıl kelimeler seçmek böyle yani.

İşin aslı dostlarım, herhangi bir oyunu izlerken aklım çıkıyo gibi oluyo. Eminim sirke gitmiş 8 yaşındaki çocuğun bakışları gibidir benim bakışlarım da. Kendimi hep o sahnede hayal ediyorum. Ortaokula giderken de bi gösteri yapmak istemiştim de kaltak edebiyat öğretmenim ilgilenmedi benimle. Belki de ilgilense şu an Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusuydum. Kimbilir haftada 5gün sahnede hop oraya hop buraya koşturuyodum. İzleyici olarak gittiğimde de içim sızlamazdı bu kadar.

Geçenlerde tiyatrocu bi arkadaşım şöyle yazmış twitter'ına; 'Tiyatro ne tuhaf bir şey. Her gün aynı işi
yapıyorsun, aynı laflar, ve sıkıcı olmuyor..' Bu cümle bile içimi sızlattı yemin ediyorum. Ben de istiyom lan. Ben de her akşam aynı şeyleri söyleyip evime ağzım kulaklarımda gitmek istiyorum. Tiyatro oyuncusu olan her genç kıza da çok pis gıcığım. İşin kötü yanı kime ben tiyatrocu olmak istiyodum desem, "ol kızım, hobi olarak yap sen de" diyolar. Eyvallah bacım, sağolasın yani. Ben akıl edememiştim.

Benim diyen oyuncudan da iyi rol yaparım bak. Çok pis kabiliyetliyim bence. Hayır neyim eksik ki zaten. Sahne sanatları diplomam belki.

Öyle işte. Bi yerlerde oynarken eğlenen bi tiyatrocu görürseniz aklınıza ben geleyim. Oyun izlemeye gittiğinde falan da aklınıza ben geleyim. Bari bu şekilde andırayım adımı tiyatro civarlarında. Bir de, bi gün bi yerlerde oynayabilirsem, hepinize bilet yollucam ahanda burdan ilan ediyorum :*

11 Mart 2012 Pazar

Mutluluk ve hüzün

Çok mutluyum. Harika bir hafta sonunda, sevgilimle geçirdiğimiz 1 yılı kutladık. Ne çabuk geçiyo di mi zaman.. Daha dün gibi. Blogumdan çok pis koptum kpss bokuna. Siz de benden koptunuz tabii. Her neyse hayat bi şekilde geçiyo. Geçen bir yılın ardından da mutluluk doluyum.

Hızlı geçen yılların bi kaç aynı istiyorum bu aralar. Bi kaç ay geçsin çabucak olmuyo mu? Birazdan yatıp uyucam ya ben, bi uyanayım 8 temmuz sabahı olmuş olsun. Sınav geçmiş, ben eşya topluyorum falan. Böyle olsun. Neyse.

Annemlerin bi yerlere gittiklerinde çekildikleri fotoğrafları görüyorum bazen, burnum sızlıyo. Arkasından da gözlerim doluyo tabii. Yeğenim yürüyomuş artık mesela. Ben yoktum yanlarında ilk adımlarını atarken. Hepsi ordaydı, ben yoktum. İlk yaş gününde de olamadım zaten. Yedi kat eller vardı da, bi ben yoktum. Anasını sattığımın dünyası. Olmayınca olmuyo işte. Üzülüyorum bunlara tek tek. Neyse.

Çok mutluyum. Bir o kadar da buruk.